TOPLUMLARIN KÜLTÜRLERİNDE POSTPARTUM SENDROM İZLERİ
PSİKOLOG ELİFNUR ÖZOVACIK
İnsan, ölüm karşısındaki çaresizliğini cennetten kovulduğu günden bu yana aşamamış ölümsüz olma güdüsünü kutsal gördüğü kanını bir başkasına (çocuğuna) soy yoluyla aktarmakta bulmuştur. Bu nedenle eskiçağ toplumlarından bu yana insan ve insanın üremesi yani doğum devamlılığı olması gereken bir tabu olarak kalmıştır. Ancak Neolitik Dönem öncesi doğanların yarısı anne-baba olabilecek kadar uzun yaşayabilmişlerdir(1). Dönemin yaşam şartları göz önüne alındığında kadın ve çocuk ölümlerinin yaygın bir şekilde yaşandığı görülmekte olup bu dönem mezarlarında yapılan kazılarda sık sık çocuklarıyla birlikte gömülmüş kadın iskeletleri bulunmuştur(2). Bu durum söz konusu toplumlarda üremenin devamını değil aynı şekilde yeni doğan bebeğin ve onu doğuran kadının da korunmasını zorunlu kılmıştır. Bu ölümlerin ciddi bir kısmında yaşam standartlarının ve salgın hastalıkların rol oynamış olabileceği düşünülmektedir.
Ancak net verilere ulaşabilmemiz mümkün olamasa dahi bugün modern bilimin bize aktardığı bilgiye dayanarak bu ölümlerin belli bir oranının postpartum sendromdan kaynaklanmış olabileceği sonucuna varılabilir. Tıp literatürüne girmiş olan postpartum sendrom kadınlarda lohusalık döneminde ortaya çıkmakta ve tedavi edilmediğinde ölümle sonuçlanabilmektedir Halkbiliminde yeni doğum yapmış kadına lohusa, söz konusu sürece ise lohusalık denilmektedir. Modern bilim 19. yüzyılda lohusanın göstermiş olduğu semptomların doğumun hemen ardından gelişen psikolojik bir rahatsızlıktan kaynaklandığını tespit edebilmiştir. Bunun öncesinde bu süreç dünyanın pek çok yerinde dişil bir şeytanın/cinin yeni doğum yapmış kadına ve çocuğuna musallat oluşu olarak nitelendirilmiştir. Söz konusu doğum sonrası annede meydana gelen bu ruh değişimi bugün Türk kültürünün hâkim olduğu coğrafyada yaygın adlandırmasıyla 'Albasması' olarak isimlendirilmektedir. Batıl olarak nitelendirilen bu görüşün temelleri ise insanlık tarihi kadar eskiye dayanmakla birlikte, konu hakkında bizlere bilgi veren ilk yazılı ve görsel kaynak Sümerlilere aittir.
''Yaşam bir noktada insanın kendi aklına karşı verdiği mücadeledir. Zira insan zihni, kimi zaman vicdanen doğru kabul ettiklerinin aklen gerçeği yansıtmadığı çelişkisini yaşamaktadır.''
Döllenme ile başlayan ve doğuma kadar süren evreye prenatal dönem, doğumla birlikte fetusu etkilemesi olası tıbbi ve sosyal çevre özelliklerini içeren dış dünyaya geçiş dönemine perinatal dönem ve sonraki evreye de postnatal dönem denmektedir. Postnatal dönemde bebek daha geniş bir fiziksel ve sosyal çevreden etkilenmektedir. Prenatal dönem, döllenmeden sonraki ilk hücre bölünmesini içeren germinal dönem, organların ve sistemlerin farklılaşmaya başladığı embriyonik dönem ve tüm organ sistemlerinin gelişimini tamamladığı fetal dönem olmak üzere üçe ayrılır. Doğum sonu dönem yani postpartum dönem; fetüs ve plasentanın ana rahminden ayrıldığı ilk anla başlayarak, üreme organlarının ve diğer vücut sistemlerinin gebelik öncesi durumuna dönüşüne kadar geçen yaklaşık altı haftalık süreyi kapsamaktadır. Bu dönemde doğum yapan kadında önemli fizyolojik, sosyal ve duygusal değişimler meydana gelmektedir. Postpartum Dönem, annede oluşan fizyolojik değişikliklerin yanında ebeveynliğe geçişin yaşandığı, yeni rollerin ve sorumlulukların üstlenildiği zor bir dönemdir. Söz konusu bu değişimler gerekli önlemler alınmadığında yeni doğum yapan kadının psikolojisi ve fizyolojisi üzerinde şiddetine bağlı olarak geri dönüşümü olmayan hasarlar bırakabilmektedir. Doğum sonrası (postpartum) sendrom olarak nitelendirilen bu süreç morbidite ve mortalite riski yüksek olan bir bozukluktur. Kadınlar özellikle doğumdan sonraki ilk bir yıl psikiyatrik hastalıklar açısından anlamlı düzeyde risk altındadırlar. Birçok kadın gebelik ve doğumla birlikte bu değişimlere kolaylıkla uyum sağlarken, kadınların bir bölümünde ılımlı düzeyde psikiyatrik belirtiler, bir kısmında ise hastaneye yatırılmayı gerektirecek düzeyde ağır psikiyatrik tablolar gelişebilmektedir. Tıbbi literatürde Postpartum Dönem'de ortaya çıkan duygu durum bozuklukları belirtilerin şiddetine, özelliklerine, tedavilerine ve prognozlarına göre üç ayrı grupta sınıflandırılmaktadırlar(3). Buna göre Postpartum Dönem'de meydana gelen psikolojik rahatsızlıklar; Annelik Hüznü (maternity blues), Postpartum (Doğum Sonrası) Depresyon ve Postpartum Psikoz olmak üzere başlıca üç grupta toplanmaktadır. Annelik Hüznü; genellikle doğum sonrası üçüncü ya da dördüncü günde ortaya çıkmaktadır. Semptomlar geçici olup, ilk iki günden, ilk iki haftaya kadar sürebilmektedir. Semptomlar hafif düzeyde olduğundan, tablo kendini sınırlayıp müdahale gerektirmeyebilir. Ayrıca tıbbi olarak Annelik Hüznü yaşayan vakalarda ilaç tedavisine ihtiyaç duyulmamaktadır. Belirtilerin şiddeti azalarak, genellikle iki hafta içerisinde ortadan kaybolmaktadır. Ancak belirtilerin beklenen süre içerisinde düzelmemesi durumunda vakanın Postpartum Depresyon'a dönüşme riski ortaya çıkmaktadır. Doğumdan sonraki ilk dört hafta içinde başlamakla birlikte bazı vakalarda ilk 3-6 aylar içinde ortaya çıktığı gözlenen Postpartum Depresyon'un kişi üzerinde yarattığı yıkım uzun yıllar sürebilmekte ve Annelik Hüznü'nden daha şiddetli belirtiler gösteren hastalık tedavi edilmediği durumlarda Postpartum Psikoza dönüşebilmektedir. Postpartum Psikoz; doğum sonrası dönemde ortaya çıkan psikiyatrik bozuklukların en şiddetlisidir. Postpartum Psikoz sıklıkla depresyon, hezeyanlar ve annede kendisine ya da bebeğine zarar verme düşünceleri ile kendini göstermektedir. Maalesef bazı annelerin bu dönemde bu düşüncelerini eyleme dönüştürdükleri bir gerçektir. Genellikle Postpartum Psikoz, doğumu takip eden 2-3 hafta içinde başlamakta ve 2-3 ay kadar sürebilmektedir. Klinik olarak hastalar yorgunluk, uykusuzluk ve dinlenememekten yakınmaktadırlar. Ağlama, duygusal değişim dönemleri olabilmektedir. İlerleyen süreçte ise şüphecilik, konfüzyon, dezorganize davranışlar, depersonalizasyon, dezoryantasyon, duygu durumunda artış veya şiddetli disfori, bebeğin sağlığı ile ilgili obsesif düşünceler ortaya çıkabilmektedir(4).

Yaşam bir noktada insanın kendi aklına karşı verdiği mücadeledir. Zira insan zihni, kimi zaman vicdanen doğru kabul ettiklerinin aklen gerçeği yansıtmadığı çelişkisini yaşamaktadır. Bu yaklaşma-kaçınma hali içerisinde onu kendi doğrusuna karşı ikna eden ise hiç şüphesiz ata görgüsü ya da inandığı dinin öğretileridir. Bazı durumlarda dini kural olarak kabul edilen inanmalar ya da öz kültür içerisine yayılmış olan uygulamalar aklın öngördüğü yolda hiçbir karşılık bulamamaktadır. Bireyin kendini bu inanmalardan ve uygulamalardan alıkoyamadığı görülmekte olup aynı zamanda batıl olarak nitelendirilen bu inanma ve uygulama harmanı toplumları ve bireyleri fark etmeksizin bir şekilde etkisi altına alabilecek güçtedir. Akli olarak açıklanamayan ve nedensellikten uzak olan batıl inanç ve uygulamalar toplum yaşamında pragmatik çözümler olarak kabul görmektedir. Bugünün insanının böylesi bir inançlar zincirini inanç düzleminde barındırıyor olması bazı çevreler tarafından akıl dışı ve yersiz olarak kabul edilmektedir. Ancak bu görüşe karşı çıkan C. G. Jung, batıl adı verilen inanç ve uygulamaların kişinin psikolojik rahatlaması ve ruh sağlığı üzerinde büyük tesirinin olduğunu ve bu noktada bireye fayda sağladığını dile getirmektedir. Ona göre, ilk insanlar adım atarken bile batıl inançlarla, korkularla ve daha birçok görünmez dirençle engellenmekteydi ve onlar bu engelleri ruhsal bir rahatlama olarak gördükleri batıl uygulamaları hayata geçirerek mücadele edebilmekteydi. Türk kültür ve inanç dünyasında da ciddi bir konuma oturmuştur. Türk inançlarına göre doğum yapan kadın yedi gün süre ile yalnız bırakılmamalıdır. Aksi takdirde Alkarısı adlı cin gelir ve albastı hastalığını meydana getirir. İzahlara göre Albastı, uyuyan insanlara zarar verebilmekte ve onları boğmaya çalışmaktadır. Böyle bir durumda insanlar zar zor uyanmakta ve nefes almakta güçlük çekmektedirler. Netice olarak bu durum, "Albasması" olarak isimlendirilmektedir(5). Tüm Türk dünyasında varlığına inanılan Albasması spesifik olarak Anadolu topraklarında farklı isimlerle de anılmaktadır. Buna göre Albasması; Elazığ'da "El karısı", Erzurum'da Alkarısı, Gaziantep'te Tepegöz şeklinde karşılık bulmuştur Anadolu'nun pek çok bölgesinde olduğu gibi Nevşehir Çat Kasabası'nda da yaygın bir inanış olan Albasması'nın özellikle doğum esnasında çok kan kaybeden kadınlarda meydana geldiği düşünülmektedir. Albasması'na karşı alınan ilk ve en önemli tedbir hiç şüphesiz lohusa kadının ve yeni doğanın 40 gün gece gündüz yalnız bırakılmamasıdır. Albasması'na karşı geliştirilen bir diğer önlem ise lohusanın bulunduğu odada ateş yakmaktır(6). Ayrıca bazı yörelerde lohusa ile bebeğine kırmızı beze bağlanmış altın takıldığı gibi, kırmızı kurdele ile kırmızı yazma bağlandığı da görülmektedir. Görüldüğü gibi yukarıdaki korunma yöntemlerinin neredeyse tümü Şamanizm inancı ile bağıntılı uygulamalardır. Bunların yanı sıra İslamiyet'in Türkler arasında yaygınlaşması ile birlikte Albasması'na karşı İslami önlemler de alınmaya çalışılmıştır ki bunların başında lohusa ve yeni doğanın bulunduğu odada Kuran-ı Kerim okumak gelmektedir. Tüm bunlarla birlikte alınan tedbirlere dair yapılan uygulamalarda Şamanizm ve İslamiyet'in mürekkebinden oluşan uygulamalarda görülmektedir.

KAYNAKÇA:
1- Yuval Noah Harari, Sapiens, (Çev. Ertuğrul Genç), Kolektif Kitap, İstanbul 2016, s. 17-32.
2- Mehmet Ateş, Mitolojiler ve Semboller, Milenyum Yayınları, İstanbul 2014, s. 103.
3- Kamile Marakoğlu-Saniye Özdemir-Selma Çivi, "Postpartum Depresyon", Türkiye Klinikleri J Med Sci 29, S. 1, 2009, s. 207 (206-214).
4- https://www.aligok.com.tr/dogum-oncesi-prenatal-donem/#:~:text=D%C3%B6llenme%20ile%20ba%C5%9Flayan%20ve%20do%C4%9Fuma,devreye%20de%20postnatal%20d%C3%B6nem%20denmektedir.
5- M. A. Küçük, "Geleneksel Türk Dini'ndeki 'Ana / Dişil Ruhlar'a Mitolojik Açıdan Bakış", s. 121-122.
6- Orhan Acıpayamlı, Untersuchungen Überal Und Al-Frau In Der Türkıschen Volkslıtertur, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1962, s. 173.
7- https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/615720

© Tüm hakları saklıdır Psycholocals.

Made on
Tilda