hAZIRLAYAN: psİKOLOG GÖZDE DURAN
YAŞAM VE ÖLÜM ÜZERİNE BİR FİLM: LE FEU FOLLET (1963)
Hiç kendinizi bir yerde otururken çevredeki insanlara bomboş bir gözle bakıp hayatın ne kadar anlamsız olduğunu düşünürken buldunuz mu? İçinizi alev alev yakan bir ateşe ne kadar su dökseniz de sönmediğini hissettiniz mi? Ya da ufacık bir duyguyu hissedebilmek amacıyla çevrenizdeki şeylere dokunduktan sonra hiçbir şey hissedemeyip hayal kırıklığına uğradınız mı?
Yönetmenliğini Louis Malle'in yaptığı 1963 Fransız yapımı Le Feu Follet filminde aktör Maurice Ronet'nin hayat verdiği Alain Leroy tam da bu duygu ve düşüncelere sahip olan bir karakter. Aslında film 1920'lerde yayımlanan bir romandan sinemaya uyarlanmış. Danimarkalı yönetmen Joachim Trier'in 2011'de gösterime giren Oslo, 31 August filmi ise romanın bir diğer uyarlaması. İkisini de izlemiş biri olarak Le Feu Follet'nin beni daha çok etkilediğini söyleyebilirim. Çünkü aktarılmak istenen o kasvetli havanın filmin siyah beyaz çekilmiş ve Eric Satie'nin muhteşem ve hüzün dolu besteleriyle uyum içinde ilerliyor olması bana bunu düşündürttü.

Alain Leroy 30'lu yaşların ortalarında olan karizmatik bir adamdır. Gençlik yıllarındaki heyecanı, coşkuyu ve arzuyu yaşamının ilerleyen dönemlerinde bir türlü yakalayamadığı için geçmişe sürekli bir özlem duyar. Bu duygusunu neşeyle top oynayan çocukları izlerken gözlerinde görmek mümkün. Alain, eski arkadaşı Duborg'un da dediği gibi adeta yetişkinliği reddeder ve gençliğe saplanıp kalır. Yaş aldığını ve artık mutlak şeylerin var olması gerektiğini kabul etmez. Bir türlü gençliğini başka bir yaşamda bırakamaz. Esasında her insan canlısının kabul etmesi gereken bu durumu yani yaşamımızın ilerleyen evrelerinde çocukluğumuzdaki ve gençliğimizdeki duyguların tekrardan aynı yoğunlukta yaşanamayacağını kabul etmiş olsaydı ve yeni yaşına, yaşamına, yaşam alanına uyum sağlamış olsaydı -ki yönetmen bunu Duborg'un hayatı üzerinden izleyiciye aktarır- belki de bu şekilde bir sona ulaşmayacaktı. Alain'de olduğu gibi hayattan ve insanlardan gerçekçi olmayan bir beklentiye kapıldığımızda beklentilerimiz karşılanmadığı zaman bu durum bizde kapanması zor, derin yaralar açabilir ve bizi hızlıca çöküş dönemine sokabilir.

Alain karakterini analiz ettiğimizde DSM-5'te (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatiksel El Kitabı) depresyon bozukluklarının bir alt grubu olarak karşımıza çıkan majör depresyon bozukluğundan muzdarip olduğunu söyleyebiliriz. Bir kişiye ruhsal bozukluk tanısı koyabilmek için o kişinin belli kriterleri taşıması gerekir. Buna göre; Alain'in uzun zamandır çökkün bir duygudurumuna, boşluk hissine, yineleyici ölüm düşüncelerine ve değersizlik duygusuna sahip olması, odaklanmakta güçlük çekmesi, içsel gücünde (enerji düzeyinde) azalma ve bitkinliğin olması majör depresyon tanısı koymak için yeterlidir.

Bilişsel Davranışçı yaklaşımın insan doğası hakkındaki bakış açısına göre insanlar hem akılcı hem de akılcı olmayan düşüncelerle dünyaya gelirler. Hangi çevrede büyürlerse onu öğrenirler. Öğrenilen ve tekrar edilen bu davranışlar mantık dışı inanç haline gelir. Duygusal rahatsızlıkların temelinde de bu mantık dışı inançlar bulunur. Düşünce, duygu ve davranış öylesine iç içe geçer ki odağında mantıksız inancın bulunduğu bir tutuma, bu da işlevsel olmayan bir davranışa dönüşür. Kötü bir sevgili olduğunu, kadınlara hiçbir zaman gerçekten sahip olamadığını, dünyanın iğrençliklerle dolu bir yer olduğunu düşünmesi, yaşamı can sıkıcı bulması ve kendisi için hayatın tamamen bittiğine, kimsenin ona yardım edemeyeceğine, artık her şey için çok geç olduğuna inanması Alain'in akıl dışı (irrasyonel) inançlarıdır. Bu inançlar onun depresif bir duygudurumuna girmesine neden olur ve en nihayetinde onu intihar davranışına sürükler. Zaten ''tek ve sürekli bir endişe hissi''ne sahip olmasından bahsetmesi duygularının ne kadar dayanılmaz olduğunu bizlere gösterir. Bu duyguyla başa çıkamadığı için de kendini alkole verir. Zamanla bir şeyleri fark ettiğinde ise kendi deyimiyle artık çok geç olmuştur. Çünkü alkol iyice kanına işlemiş ve bir alkol bağımlısına dönüşmüştür.

Alain hayatla tekrardan yüzleşmekten korktuğu için bağımlılıktan kurtulsa da tedavi gördüğü klinikten ayrılmak istemez. Çünkü kliniğin onu dış dünyadan koruduğunu düşünür. Bu yüzden de ''İyileştin artık. Klinikten ayrılman gerekiyor.'' diyen herkese öfkeyle karşılık verir. Hatta doktorunu bile ''Buradan çıkarsam yeniden içmeye başlarım.'' diyerek tehdit eder. Ayrılması gerektiğine ikna olduğu anda da aynı şeyleri yaşamaktansa ölmeyi tercih eder. İntihar, majör depresyon bozukluğu, alkol bağımlılığı gibi psikolojik; ölüm, yaşam gibi varoluşsal olguları içeren bu filmi izlemenizi öneririm. Sevgiyle kalın.


© Tüm hakları saklıdır Psycholocals.

Made on
Tilda