Esra Oras
Uzman Psikolog, Psikoterapist
"ÖYLE TERAPİST OLMAZ!", PEKİ NASIL OLUR?

İstanbullu Gelin dizisinde Adem karakterinin deneyimlediği terapi seansları ile ilk kez psikoterapi sahneleri TV ekranlarında karşımıza çıkmaya başladı. Bir ya da iki sezon sonra aynı yazarın kitabından uyarlama olan Kırmızı Oda ile tamamı terapi sahneleri üzerine oturtulan bir yapım görmüş olduk. Üstelik bu defa terapistin iç sesleri ve çatışmaları da önümüze koyulmuştu, son derece dramatik yaşam öyküleri ile. Birkaç ay sonrasında ise dijital bir platformda "Bir Başkadır" dizisi aracılığıyla yine bir terapötik ilişki hikayesi önümüze gelmiş oldu. Masumlar Apartmanı'nda her ne kadar karakterlerin yolu henüz bir terapiste uğramadıysa da "neden terapi" ya da "neden psikolojik destek" sorularına cevap olabilecek bir yapım daha ekrandaydı ve reytingleri muazzamdı. 2020 sonbaharı bu anlamda psikolojik zorlantıların ön planda olduğu dizilerin başlangıç sezonu gibi oldu. Bu yayınlarla birlikte psikoterapi hakkında hiçbir şey bilmeyenler bir şeyler öğrendi. Psikoterapinin ne olduğunu ya da ne olmadığını bilenlerden, yani psikologlar, psikolojik danışmanlar ve psikiyatristlerden itiraz ve eleştiriler gelmeye başladı. Bu yazı ile ben bu eleştirilere bir yenisini eklemek niyetinde değilim, esas niyetim dizilerdeki terapistler hakkındaki eleştirilerin bende yarattığı yankıya bir cevap getirebilmek olacak.

Eleştirilere değinmeden evvel, psikoterapinin ne olduğuna bir bakalım isterim. Psikoterapi, uzman kişi eşlikçiliğinde, belirli kuramsal bilgi, öğreti ve uygulamalara dayandırılan, danışanın hikayesinin ve problemlerinin merkezde olduğu bir tedavi sürecidir. Psikoterapiyi en kısa tanımıyla bir sınır çalışması, çabası olarak görüyorum. Nihayetinde danışan her ne sebepten terapiye gelmiş olursa olsun, bu sebeplerin içinde "bir sınır" meselesi söz konusudur, bu sebepten terapideki sınırlar hayati önem arz eder. Zira terapi odası, dış dünyadaki ilişkilerin bir prototipini oluşturur. Terapist, danışanıyla güvenli sınırlar eşliğinde terapötik ittifak oluşturabilirse, ilişkilerinde yaralanan ve sınırları zedelenerek sorunları haddini aşan danışan, başka bir ilişki ile iyileşmeye başlar ve bu değişim ile yenilenen sınır anlayışı dış dünyadaki ilişkilerine taşınır.

Terapide sınırlar, ilk görüşme ile başlar (buna randevu için yapılan telefon görüşmeleri de dahildir). İlk görüşme ile birlikte terapinin süresi, ücreti, görüşme sıklığı, danışanın beklentisi anlamlı ölçüde konuşularak danışanla terapist arasındaki ilişki bir çerçeveye oturtulur. Zaman içerisinde danışanın ihtiyacından ve terapistin sistemini dayandırdığı ekolden yola çıkılarak bu çerçeveye yeni ilkeler ve çizgiler eklenir. Terapötik ilişkiyle oluşturulan sınırların ve edinilen becerilerin danışanın dış dünyadaki yaşantısında da karşılık bulması ümidi sürecin tamamına eşlik eder. Bu noktada terapötik sınırlar elzemdir ve olmaması durumunda terapi denen şey esasen ortadan kalkmış olur.
Psikoterapi sürecinde sınırların önemini kısaca vurgulamayı önceledim. Çünkü yazının sonunda terapideki sınırları önemsizleştiren bir terapist olarak algılanmak istemiyorum. Her psikoterapist gibi ben de terapideki genel geçer sınırların var olması gerektiğine hem bilimsel hem deneyimsel açıdan sonuna kadar inanıyorum. Lakin acaba "terapötik sınır" ve "etik" diye bazılarımız asla sorgulanamaz kurallar listesine ikna olmuş olabilir mi diye düşünmeye başladım. Mevcut dizilerdeki terapistlere getirilen eleştiriler bu düşüncelerimi had safhaya taşıdı.

Yapılan eleştirilerin içeriği "terapötik sınır ve etik" adı altında bir dizi "katı kurallar" listesinden kaynağını alıyor gibiydi. Terapistin yüzünde yoğun bir duygu ifadesinin yer almaması, terapistin duygusunu ifade etmemesi ve duygusunu kontrol etmesi, danışanın kendisine sarılmasına terapistin muhakkak engel olması, terapistin hediye kabul etmemesi, danışanına asla sempati beslememesi, dini değerlerin gündemde olmaması ve seansta kesinlikle kahve ve çay içmemesi gibi noktalar -eleştirilerden gördüğüm kadarıyla- esnemesi haram bu kurallardan birkaçı. Bu kuralların gerekliliği ya da gereksizliğini tartışmak niyetinde değilim. Lakin psikolojik esnekliği danışanına katmaya çalışan uzmanlar olarak bizlerin terapide benimsediğimiz katılığı gözden geçirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sıkı sıkıya tutunduğumuz kimi kurallar tedavülden kalkarken kimi kurallar terapötik bağlamda yeniden ele alınabiliyor; yeter ki gözetilen kendi ihtiyacımız değil, danışanın ihtiyacı olsun.

Nancy McWilliams, "Psikanalitik Tanı" kitabında şöyle bir ifadede bulunuyor:
"Aktarım dissosiyatif hastaları sel gibi kuşattığı için terapistin alışageldiği davranışlarına göre

biraz daha "gerçek" şekilde davranması yararlıdır. Birçok klinisyen bunu doğal olarak yaptıklarını görürler- her ne kadar, eğer eğitimleri bir "ortodoks" tekniği vurgulamışsa, suçluluk hissederek olsa da."
Nancy terapiste suçlu hissettiren ve terapistin kendi sezgilerinin önünü kesebilen katı kurallara "ortodoks tekniği" benzetmesi yapmıştır. Ve dissosiyatif danışan grubunda aksini önermiştir: "gerçek bir ilişki kurun" diyerek. Hemen ardındaki sayfada ise dissosiyatif danışanına "evlatlığı" gibi davranan terapistin hikayesinden örnek vermiştir, gerekliliğini açıklamaya çalışarak. Fakat ortodoks tekniğin nevrotik düzey danışanlarda yürütülmesinin gerekli olabileceğini ifade etmeyi de ihmal etmemiştir. Şimdi burada bir duralım. Nancy bir psikanalist; diğer ekollerle kıyaslayacak olursak, nötralitenin ve yorumlayıcı tutumun en çok vurgulandığı, yönlendirmenin en az olduğu ekolün temsilcisi diyebiliriz. Fakat farklı sorunlara farklı "terapist duruşları" önermiştir.

Henüz, terapistlerin duruşları noktasında ekoller arasındaki yaklaşım farklılıklarını ifade etmeme sıra gelmeden aynı ekolün farklı danışanlara farklı tutumları önerebileceğini görüyoruz. Bu bize, yani ruh sağlığı profesyonellerine, sıkı sıkıya bağlı olduğumuz "terapi kuralları" hakkında birşey anlatmalı diye düşünmekteyim. Lakin yine de başka ekollerin terapistlere nasıl bir duruş önerdiğini de konuşalım isterim.

3. dalga davranışçı ekollerden olan Kabul ve Kararlılık Terapisi'nin(ACT) terapistine bakalım. Bir ACT terapisti danışanına kendi duygularını ifade etmekte özgürdür; danışanıyla gözleri dolabilir, danışanının acısını paylaşabilir, danışanıyla kahkaha atabilir ve kendi hikayesinden bir şeyler paylaşabilir. Tüm bunları başıboş ve anlamsız kararlar gibi görmeyin, hepsi ama hepsi danışanın duygusunu geçerli kılmak ve duygusuna yer açmasını kolaylaştırmak gibi nice önemli amaca hizmet eder. O zaman şunu sormak isterim: "Terapist danışana hissini belli etmez ilkesi kaynağını nereden alıyor?". Ve yine ACT duyguların manipüle edilemeyeceğini, oldukları gibi kabul edilmesi gerektiğini vurgular, bunu hem terapist hem danışan için elzem kılar. O zaman da şunu sormak aklıma geliyor: "Terapist danışanına merhamet etmemeli, merhametle bakmamalı, duygularını kontrol etmeli gibi telkinleri nereden alıyoruz, nereye koymalıyız?"

Yüksek Lisans eğitimim esnasında ülkemizin sayılı psikoloji profesörlerinden biri şöyle bir soru sormuştu bizlere; "Şayet danışanınız hayatın anlamı ne?" sorusunu sorarsa ne yapacaksınız? Birkaç kişi fikrini söyledikten sonra bize şunu tembihlemişti: "Kaçacaksınız bu sorudan da cevabından da!". Bu tavsiyeyi bir sınır kabul etmiştim; çünkü o profesördü ve ne diyorsa doğruydu. Ve ben o dönem varoluşçu ekol diye bir ekolün tam da bu soru üzerine terapötik süreci inşa ettiğinden habersizdim. Başka bir hocamız ise terapistin kendi yaşamından asla bahsetmemesi gerektiğini defaatle vurgulamıştı. Elbette kendince haklı sebepleri vardı, fakat ben bunu o zaman genel geçer bir çizgi olarak kabul etmiştim ta ki Jeffrey E. Young'ın kitabında danışanına kendi hikayesinden verdiği örneği okuyana kadar...

Lisans yıllarında ise analist bir hocamız terapide asla yönlendirme yapılmaz demişti. Bu ilkeyi de bir terapi ilkesi olarak benimsemiştim. Zaman geçtikçe yönlendirmenin kesinlikle gerekli olduğu durumları öğrendim ve hocamızın bu tutumunu psikanalitik ekolün bir gereği olarak kanıksadım. Bu gibi nice katı kuralardan dolayı analitik ekole mesafe hissettim, içten içe. Fakat yıllar sonra analize giden bir arkadaşımın tamamen nötr bir duruş benimseyen analistinin bile bazı durumlarda yönlendirme yaptığını ifade etmesiyle, hocamın cümleleri kulağımda yeniden çınladı. İstisnalar mümkündüyse şayet, bize neden bundan bahsetmedi acaba diye düşündüm. Eğer bahsetseydi, o istisna durumlar başımıza geldiğinde, içimizden gelerek yaptığımız ve aslında gerekli.olan yönlendirmeden dolayı suçluluk hissetmeyecektik belki de.
Görüyorum ki ülkemizde, terapi alanında eğitim veren uzmanların ve öğreticilerin bazıları hala, terapist ve psikolojik danışman adaylarının uyması gereken kuralları konuştukları kadar onlarla kendi duygularını anlama ve danışanının asıl ihtiyacını tespit etme konusunu konuşmuyorlar. Belki de bu yüzden bir terapi dizisi yayınlandığında oradaki danışanın tedavisinde nasıl bir düsturun izlenmesi gerektiğini değil de terapistin çizgiyi aştığı yerleri daha çok konuşuyoruz. Öyle terapist olmaz, böyle terapist olur cümlelerinin altını çizdiğimiz kadar, terapi sürecinde hangi araçların ve yaklaşımların önerilebileceğinin üstünde durmuyoruz. Terapisti insan üstü bir çizgiye oturtup ona roller ve kurallar yüklediğimiz kadar dizideki danışanın neye ihtiyacı olduğunu ve terapistin içinde neleri tetikleyebileceğini konuşmuyoruz. Teknikler, kurallar, sınırlar ile kafası karışmış yüzlerce meslektaşımızın hissettiği suçluluk ve yetersizlik duyguları acaba terapiste yüklenen bu insan üstü duruşla ilişkili olamaz mı?

Bunu hep birlikte düşünelim derim.

© Tüm hakları saklıdır Psycholocals.

Made on
Tilda